27 Aralık 2011 Salı

Katar'dan yol ve trafik manzaralari....


Turkiye'de 1986'dan beri ehliyetli araba kullanan biri olarak Katar'da araba kullanmanin bu kadar delice bir sey olabilecegini acikcasi hic dusunmemistim ama yasadigimiz her gun yeni bir tecrube kazandiriyor...

Dunya Bankasi verilerine gore Katar bu sene Luksemburg'u gecerek dunyanin en zengin ulkesi konumuna geldi. Burada yasayan biri olarak Katar'in OrtaDogu'da, Monako yada Singapur gibi yuksek standartlari olan bir sehir devlet konumunda oldugunu soylemek cok yanlis olmaz. Elbette bu refah ve zenginlik gundelik hayata farkli sekillerde yansiyor. Bu yansimalardan bir tanesi ise yollar. Her nekadar 3 tarafi deniz ile cevrili olsada karayolu son derece onemli. Sedan araba sayisi ise 4x4 ler ile kiyasladiginiz zaman bayagi az. Tum markalarin Korfez bolgesi icin uretilmis modelleri burada. Benzinin litresini 1Riyal-yani 21sent civari bir rakama- aldiginiz icin zaten tersini beklemek abesle istigal olur zannederim. Sedanlarinda yuksek motorlu modellerini goruyorsunuz zaten yani 1.6  yada 1.8 yada 2.0 sedan gormek pek kolay olmuyor. Dolayisi ile yollar hem son model hemde guclu arabalar ile dolu. Butun kadinlar istisnasiz araba kullaniyor.

Katar 1913'e kadar Osmanli Imparartorlugu altinda bir kaymakamlik olarak idare edilmis. Daha sonra 1971'e kadar Ingiliz korumasi altinda  kalmis. Dolayisi ile bu Ingiliz etkisi ile ulkenin yollari bir Bati klasigi olan roundaboutlar ile cevrili hale gelmis. Hic bir yerde normal tipte bir kavsak goremiyorsunuz. Ozellikle yerel suruculer cok hizli ve kontrolsuz araba kullandigi icin roundabout'larda soldan saga, sagdan sola gecisler araba kullanma konusunda super bir ornek ulke olan(!!!) Turkiyeden gelen benim icin bile korkulu bir ruya haline gelmis durumda. Ama alisinca cok rahat hallediyorsunuz.

Trafik isiklari daha farkli bir hikaye.Eger gercekten acele bir isiniz varsa isiklarda ruhunuzu teslim edebilme durumunuz var. Cunku ozellikle buyuk ve yogun roundabout'larda kirmizi isikta yesil isikta 3 dakika'ya yakin bir sure ile yaniyor. Dolayisi ile trafik isiklari benim gibi aceleci ve sabirsiz birini bile muma cevirdi yani mis gibi bekliyorsun. Muma ceviren baska bir konu ise hiz limiti.Ozellikle sehir disi yollarda inanilmaz bir radar kontrolu var ve 120kmyi gectigin anda 500Riyal cezayi yiyorsun. Ama yerel suruculerin buna uydugunu soylemek pek kolay degil.Cezaya razi olduklarini dusunuyorum. Komik olan ise sehir disi yollarda ozellikle sabit radarlar oncesi cok sert fren izlerini gormek. Sehir iclerinde de bazi yollarda 80 yada 100km lik sinirlar var. Bu kadar son ve guclu modelin oldugu bir trafigin kontrolu konusunda ne sekilde olursa olsun bence Katar cok basarili bir performans yakalamis. Yol polisleri ozellikle yabanci oldugunuzu gordugu anda daha kibar ve yardimsever .1 ay kadar once Doha'dan Al Khor'a 4 serit gidis 4 serit donus olan Kuzey Otoyolundan donerken arkadan surekli bir flasor ile isaret veren polis saga cekip durmami rica etti. Sagda durdum. Arabadan indim. Polis elini uzatti tokalastik hal hatir sordu  ve tehlike icerisindesiniz dedi. Niye dedim sasirarak. Arabanizin sol arka lambasi yanmiyor dedi. Peki hemen Al Khor'a gidince baktiririm dedim. Polis 4'lulerinizi yakin ve yola oyle devam edin dedi ve beni Al Khor girisine kadar -ki durdurdugu yerden 15-20 km- eskort ederek goturdu.Arabanin yanmayan bir lambasi icin eskort eden, hal hatir sorup tokalasan polislere biz pek alisik olmadigimiz icin bana cok garip geldi.

Yollardan farkli bir manzara ise sehir icerisinde yada sehir disi yollarda yol kenarinda kaza yada baska bir nedenden dolayi birakilmis kimi zaman son model arabalara rastlamak. Bu arabalar gunlerce bazen kapi cami acik sekilde kaliyor ve hic bir sey olmuyor.Bizde olsa arabanin lastiginden baslar cakmagina kadar talan edilir 24 saat icerisinde.

Iste Katardan yol ve trafik manzaralari simdilik boyle.

20 Kasım 2011 Pazar

Icki ve insallah...

Herkes soruyor: Katar'da icki icmek yasak mi ? Soruyu nasil aldiginiza ve size bagli kolay bir cevabi var aslinda : Evet Katar'da icki icebiliyorsunuz ancak -bu bizdeki ifadesiyle- kamusal alanlarda degil. Yani bu su demek: Sokakta yürürken içkili bir restoran-bar goremiyorsunuz yada herhangi bir acik mekanda icki icemiyorsunuz. Bir yabanci olarak ickiyi ancak evinizde ve\veya otel-klup restoran yada barlarinda icebiliyorsunuz. Icki, kosebasindaki markette satilmiyor. Almak icin çalıştığınız şirketten alacağınız ozel bir izniniz olmasi gerekiyor ve ickiyi baskent Doha'da devletin kontrolunde olan bir tane Icki Magazasi (Liquor Shop) var oradan satin alabiliyorsunuz. Bu arada magazada 'raki ' da var. Yani icki Katar'da yasayan yabancilar icin gundelik hayatta var ancak hayatin dogal bir parcasi degil. Elbetteki Katarlilar icin icki yasak.

Musluman bir cografyada yasiyorsan "insallah" gundelik hayatta cok karsilastigin bir ifade. Turkiyede de gunluk hayatin icerisinde olan ve benim çok severek kullandigim bir  sozcuktur aslinda.  Ne anlam yuklerseniz yukleyin ama insallahi kullanarak 'umarim' demeye getiririz. Hani olmazsa,yapamazsak onceden bir kulp bulmus olmak icin kullaniriz genelde.Ama olması için ugraşırız, didiniriz. Katar'da ise durum farkli. Insallah daha cok yapilmasi umulmayan durumlarda kullaniliyor.Yanı negatif ve hatta alaycı bir anlam yüklü. Ozellikle uzun zamandir Katarda yasayan yabancilar özellikle alayci anlamini hissettirerek insallahi fazlasiyla kullaniyorlar. Gundelilk hayatta kurallar ve duzen daha yeni yeni oturdugu icin mesela arabanin muayenesini yaptiracagim yerin acilma saatini sordugumda ' insallah saat 07.00 de acilir ' gibi yanitlar gelebiliyor ama tıpış tıpış alışıyorsunuz.

Kısaca bugune kadar gecirdiğimiz Katardaki hayatimiz bizde stres yaratmiyor ; kosturma ve panik hali icerisinde gunumuzu gecirmiyoruz ve burayı seviyoruz.

15 Kasım 2011 Salı

Katar'dan haberler...

Katar enteresan bir ulke. Aslinda bizler gibi 70-80 milyonluk bir nufustan gelenler icin gercekten yasamasi kolay ve naif bir cografya. Eninde sonunda etrafta farkli rakamlar olsa dahi maksimum 1.5- 2 milyon nufusa sahip ve bunun dahada garip olani nufusun belki yarisi yabanci yani Katar'da gercekten Katarli olanlar pek kolay bulunmuyor.  Nufus yapisi Istanbul gibi diyebiliriz. Hindistan, Malezya, Nepal, Pakistan, Misir gibi ulkelerden yogun bir mavi yakali akimi var.

Gelmeden ailecek aklimiza takilan en onemli konulardan biri sicaklikti. Gercekten Istanbul iklimine alismis birinin nasil yasayacagini dusunmedik dersem yalan olur. Ancak hayatimda kapali mekanlarda usuyecegimide aklima getirmezdim fakata Katarda iceri girdiginiz anda ister alisveris merkezi, ister ev, ister ofis neresi olursa olsun gercekten usuyorsunuz cunku disaridaki cehennem sicagini yasanabilir hale ancak bu sekilde cevirebiliyorlar. Ozellikle bu donemlerde uzerine bir sey almadan kapali mekanlarda oturmak imkanli olmuyor cunku bir zaman sonra kendinizi buzlukta hissediyorsunuz. Bizim ev 3 katli ve 9000 yada 12000'lik toplam 9 klima var. Yani iceride cok net bir poyraz olusturabiliyorsunuz. Yaz zamani muhtemelen hepsini birden calistiracagiz. Zaten sicak aylarda disariya ciktiginiz tek yer kapali mekanlar ile araba arasi. Ekim itibari ile ise Katar mukemmel bir iklime sahip. Hava gunduzleri sicak ancak artik nem yok ve bizim tabirimizle 'seker' gibi bir hava var. Aksamlari belli bir serinlik olusuyor ama gunduzleri hala denize girebiliyoruz. Dun mesela Leyla Doha Katara Plajinda 2,5 saat sudan adimini bile atmadi disariya. 

Katar bir yarimada ve karaya bagli oldugu tek ulke S.Arabistan. Dolayisi ile etrafi denizle cevrili. Plajlar dogal ve halka acik. Sehrin ortasinda olan bazi plajlarda kadinlar icin bikini giymek yasak ama sort mayo yada yuzucu mayolari ile girebiliyorsunuz. Erkekler icin bir dert yok. Aslinda Katar'da tezatlarin oldugunu da belirtmek lazim. Mesela gunduz yada aksam farketmiyor ancak abaya giymis (siyah carsaf) Katarli kadinlari hemen hepsi 2011 model 4x4 lerini kullanirken, restoran yada kafelerde beraber yemek yerken yada sisa(nargile) icerken goruyorsunuz. Agir makyaj (yuzu acik olanlarda) ve ozellikle acik ayakkabilar sasmaz bir gercek. Kadinlarin ortunmesi tamamen ailenin dini nasil kabul ettigi ile alakali. Yuz dahil komple kapali olanlarda var, yalniz gozleri acik olanlarda var ama cok cok hafif sekilde basini ortmus  olanlarda var. Elbette seriat kanunlari gecerli ancak gundelik hayati agir bir sekilde etkilyen durumlar en azindan bizim karsilastigimiz kadari ile yok. Ve cok yogun bir batili expat (yabanci calisan) nufusu ve dolayisi ile hayati oldugu icin buraya gelen bizim gibi yabancilar Katarin gerceklerine, Katar devletide gelen yabancilarin hayat tarzina belli bir seviyeye kadar mudahale de bulunmuyor. Herkes alkol kullanimini merak ediyor ama bunu bir sonraki yazida anlatacagim. Simdilik bu kadar...

16 Ekim 2011 Pazar

Yeni bir duzen, yeni bir hayat..

En son yazimdan bu yana 4 aya gibi uzun bir sure gecti. Insan hayatinda gundelik kosturmalarin icerisinde farketmedigimiz ama aslinda degerli bir sure.

Bu sure icerisinde ise biz ailecek hayatimizda cok onemli bir karar aldik ve Katar'a tasindik. Elbette bugunden yarina kosturma icerisinde alinmis bir karar degildi, belli bir suredir gelen bir is teklifini ailecek degerlendiriyorduk, konusuyorduk ama karari almak cok da kolay olmadi. Ne olursa olsun yasadiginiz bir yeri birakip farkli bir dunyaya gitmek hangi kosul altinda olursa olsun kolay degil, ozelliklede bir cocugunuz varsa. Ancak isin dogrusu Katar'a Mayis sonunda yaptigimiz kisa bir ziyaret sonucunda kafamizda olusan cogu bulut dagildi, bazilari ise kaldi.

Kimi yonleriyle ayni gozuken ancak kimi yonleriyle cok cok farkli bir cografyada, bir kulturde yasamanin insana degisik tecrubeler kazandiracagini dusunduk.  Ozellikle Leyla icin bunun hayatinin ilerideki donemleri icin onemli bir avantaj olacagina inandik. Bu konuda Ilkay'i ve beni en cok heyecanlandiran Leyla'ya anlattigimizda alacagimiz tepkiydi. Leyla'nin dogumundan bu yana doktoru olan sevgili Dr.Gulnihal Sarman ile gorustukten ve fikirlerini aldiktan sonra bir aksam soyledik.Sevindi, heyecanlandi ve inanilmaz hosuna gitti.Ve acikcasi o gune kadar ekstra stress altinda olan biz Leyladan gelen bu pozitif yaklasim ile kus kadar hafifledik.

29 Agustos'tan bu yana Katar'dayiz. Teklifi aldigimiz Nisan'dan bu yana zamanin nasil gectigini anlayamadim dersem yalan olmaz ama eninde sonunda ailcek saglikliyiz, keyifliyiz ve mutluyuz.Katar gunlerimizi detaylari ile yakinda okuyacaksiniz....

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Yarım bir adam..

Biliyorum bugünlerde gündem çok farklı ve yoğun ama aynı zamanda hayat akışında devam ediyor.Yolunuz Nişantaşı'na ve oradan da  Rumeli Caddesine düşerse eğer , İş Bankası Nişantaşı Şubesi önünden yavaşça geçin ve dikkat edin...Orada bir adam, aylardır yağmur-çamur demeden, soğuk-sıcak demeden yolda yürüyenlere alttan bakarak kağıt mendil, sakız vs satıyor. Alttan bakarak ne demek ki diyor olabilirsiniz. Bu çok anormal bir şey değil elbette ama bu adam yarım.Yani vücüdunun belden aşağısı yok.
Hiç kimseye sırnaşmadan, laf atmadan, duygu sömürüsüne girmeden, yüzünde her zaman temiz bir ifade ile hayatını kazanmaya yada en azından birilerine yardımcı olmaya çalışıyor. Etrafı her zaman tertemiz. Bankanın giriş kapısına yakın bir yerde yazın güneşten kapkara olmuş yüzü ile işini yapmaya çalışan adamı göreceksiniz. Hikayesini bilmiyorum muhtemelen hüzünlü bir geçmiştir ama beni inanılmaz etkiliyor.Geçen gün elinde cep telefonu vardı ve aklımdan " bu şehirde bir sürü soysuz var bu adamadan telefonunu çalmaya kalksalar ne yapabilir" diye düşündüm.Hiç bir şey ancak bağırabilir.

Çok standart bir ifade ama hayat gerçekten fazla kısa. Özellikle anne-baba olanlar için süpersonik bir hızla geçiyor. Dolayısı ile içinde bulunduğunıuz her durumdan dahada kötüsünü yaşayanlar çok uzakta değil, günlük hayatımızın içinde, yanıbaşımızda diye düşünüyorum. İnanın yada inanmayın ama içinde sağlıkı yaşadığımız bu hayata her an şükretmek ve maksimum keyif alarak yaşamak önceliğimiz olmalı.

Nişantaşındaki ve benim her gün gördüğüm bu adam, hayata içinde bulunduğu sıkıntılı duruma rağmen sarılımış ve şükrederek yaşıyor. Hepimizin muhtemelen bildikleri vardır kendi çevresinde ama bu örnekler bir çok açıdan bence bize örnek olmalı.    

30 Haziran 2011 Perşembe

Bir kaç mekan...

Ne yazık ki bizim iş  kültürümüzde bir mekanı uzun süre yaşatmak gibi bir alışkanlığımız yok. Özellikle İstanbul'da mekanlar daha çok fast-food mantığı ile çalışıyor. Gerçekten bir mekanı uzun süre yaşatmayı başarabilen işletmeci sayısı hani belki bir elin parmakları ile sayılabilir durumda zannediyorum. Uzun süreden kasıt ne demek derseniz benim için  40-50 yıl en az derim ama göreceli bir ifadedir dolayısı ile herkesin uzun süresi farklı olabilir. O yüzden aldığımız tatlar, sevdiğimiz mekanlar değişiyor. Geçen gün düşündüm; babamla ikimizinde aynı yaşta gittiği çok az mekan var mesela....
Her neyse benim için bazı mekanlar var yıllardır gerçekten severek gittiğim ve her anlamda tat aldığım.

Nişantaşı eskiden bana hep uzak gelirdi. Ancak haftasonları ve özellikle gündüzleri gittiğimiz bir adresti. Ama tabii ki eskilerde daha meskun bir mahalleydi. Geceleride giderdik ama ya Plaza yada Zihni'ye. Gündüz adreslerimiz başkaydı. Herhalde 20-25 sene oldu Tatbak'a ilk gidişim. İşin doğrusu 25 yıl önceki hali ile bugün arasında neredeyse hiç bir fark yok. Elbette ezogelin çorbasında'da yoğurtlu kebabında'da , soğansız harika lahmacununda'da  ve tel kadayıfında'da yıllardır aynı tadı bulabiliyorsunuz. Doğru bir işletme nasıl uzun süre aynı standart ile yürür iyi bir örneği Tatbak. Akşam 21.00'den sonra açık olmaz, pazarları kapalıdır, garsonları burada yaşlanır, çoluk çocukta gidersin, tek başınada oturursun, kapıdan çevrilmezsin vesaire...Tatbak ucuz değildir ama yediğinin hakkını fazlasıyla verir ve sende ne ödüyorsan düşünmezsin.Kısacası işini iyi yapan insanlardan oluşur. Kendine kebapçı denen afilli isimlerin yanında tadıyla tuzuyla en keyif alarak yemek yediğim adreslerden biridir.

Şimdiki ofisimde Nişantaşında olduğundan yine bir Nişantaşı örneği vermek isterim. Kzım Leyla Amerikan Hastanesinde doğduğu ve uzun bir süre Nişantaşı 2.adresimiz olduğu için "Çağrı Büfe" benim için İstanbul'da büfe ve özellikle döner konusunda üzerine söz söylenmeyecek bir adres. Bir büfe bir döner sandviçi bu kadar aynı standartta yapabilir mi diyorsanız cevabı Çağrı Büfe'dir derim. 2 kere gidin ve tadın.Küçücük bir mekan, içinde 4 kişi arı gibi çalışıyor. Et konusunda -İlkay sağolsun- evlendikten sonra daha dikkat eder oldum, kalitesi ve kokusu artık fazlasıyla öncelik taşıyor. Çağrı Büfede bunların hepsi fazlasıyla var. Etin kalitesinden, pişme süresinden, sandviçinin tazeliğinden,ayranın soğukluğundan her zaman emin olabilirsiniz. Birde Bebek'te ve Etilerde 2 yada 3 katı fiyata 2 yada 3 katı kötü olanları yediğiniz zaman Çağrı Büfe'nin tadına doyum olmuyor.

Bir başka adres biraz daha uzakta, Kireçburnunda. Yıllar önce bir arkadaş tavsiyesi üzerine gittik Set Balık'a.Ve o günden sonra gittiğimiz her başka balık restoranını Set Balık ile karşılaştırdık.Mezeler her zaman taze ve başka hiç bir yerde bulamayacağınız değişik mezeleri yeme şansınız var, salatası her zaman diri, balıklar derseniz zaten bir kaç adım önden gidiyor ve birde bol alternatifli tatlı çeşitleri olunca ve bunlar her zaman aynı güzellikte size sunulunca başka bir yer aramıyorsunuz. Restoranın sahibi her daim başında, karşılama elemanları ve garsonlar sürekli güleryüzlü ve anlayışlı, İstanbul bir deniz şehri olmasına rağmen bir o kadar da pahalı balık şehri.Set Balık'ta ise 5 yıl önce aynı miktarda yemek ve içkiye ne veriyorsak şimdi de aynı rakamı ödüyoruz. Standart bozulmadan bu seviyeyi yakalayabilmek ve Kireçburnu'nda da olsa hergece dolu olabilmek kolay değil.

Hepimizin farklı deneyimleri ve yorumları elbette vardır ama benim müşteri olarak bu mekanlarda yaşadıklarım bunlar...

22 Haziran 2011 Çarşamba

Doğduğum 4.Levent....

Ben İstanbul'da 4.Levent'te doğdum. 

70 lerin başındaki 4.Levent İstanbul içerisinde ama sakinliğin ve sessizliğin ötesinde başka bir diyarda uzak bir yerdi o zaman...Benim doğduğum sene o kadar çok kar yağmış ki atlı askerler evlere ekmek dağıtmışlar..Dağ başı misali yani...

Caddeden araba geçince cama koşardık annemle beraber...hele bir kaza falan oldursa olay daha da farklı yorumlanırdı: 2 araba geçmişte kaza olmuş!!! Düşünsenize şimdiyi...Bu söylediğim, Emlak Bankası bloklarının olduğu ve şimdi tam Sabancı Center'ın yanında / önünde bulunan evlerde yaşanan gündelik olaylardı...
Bizim 2 katlı ev bana o kadar kocaman gelirdi ki o yaşlarda. Şimdi gökdelenlerle yanyana durunca bir komedi oluyor. Sokaktan baloncu geçtiği zaman balonları bizim verandaya kadar çıkartır ve beni kışkırtırdı. Kocaman ama gerçekten kocaman ve renkli uçan balonları vardı..Çoğu zaman aldığımızı hatırlıyorum.
Evin camından bakınca ister inanın ister inanmayın ama açık havada karşı kıyıda Çamlıca tepesi ve Kulesi görünürdü.Öndeki bahçeye dedemle beraber 2 tane ağaç dikmiştik. Bugünlerde o kalabalığın, çirkinliğin ve karmaşanın içerisinde etrafta pek yeşil kalmadı ama zannediyorum ağaçlar halen duruyor.

4.Leventte o zamanlar çok fazla oturan yoktu ve herkes yeni yeni taşınıyordu. Dolayısı ile etrafta çok fazla çocuk yoktu.Benim arkadaşlarım anne ve babamın arkadaşlarının çocuklarıydı. Kızlı erkekli ama az sayıda arkadaşım vardı. Tam üst katımızda Dilara Endican ve ailesi oturuyordu. 3 kız kardeştiler ama en küçükleri olan Dilara bile benden 3-4 yaş büyüktü. Çapraz üstümzüde Nazım Uygur, doktor babası ve babaannesi ile otururlardı. En samimi olduğum ve en sevdiğim arkadaşımdı. Yıllar sonra karşılaştığımda Nazım'ın adını Caner yapmış olmasını ve Adnan Hoca'nın en yakın isimleri arasında görmeye çok şaşırmıştım. Karşımızda yine başka bir doktor Dr.Cevdet Hallaç vardı. İki tane çocuğu vardı ama benden yaşça bayağı büyüktüler.Ve arka yan bloklarda tek tük oturanlar..Galerici İzzet Beyin oğlu Murat, Albay Kemal Bey'in oğulları ve kızı hatırladığım arkadaşlarım ve isimler.
Evler numarlar ile adlandırılırdı. 5.Blok, 4.Blok gibi.Bizim ev 2.Blok'tu.Tam karşımızdaki yüksek bina Emlak Kredi Apartmanıydı ve İstanbuldaki en yüksek monoblok binaydı. Yüksek dediğim bina 8 yada 9 katlıydı. Tam yanında ise tek katlı bir yapıda Amerikan UNIVAC firmasının temsilciliği bulunurdu. UNIVAC dünyada üretilen ilk bilgisayar sistemleri şirketiydi. Her yerden uzak bir yer diye herhalde Amerikalılar 4.Levent'i seçmişlerdi. Bilgisayar olduğunu sonradan anladığım büyük makineler ve enteresan dikdörtgen şeklinde delikli sarı karton kağıtları vardı. Ne olduğunu çok merak ederdim.

Mahallede tek bir pastane, bir bakkal ve bir yada iki tanede eczane vardı. İki kardesin sahibi olduğu ve başında durduğu Emek Pastanesi- ki İstanbulda yaşayabilen ve 30-40 yıldır aynı yerde kalabilen ender mekanlardan bir tanesi- süper dondurma satardı. İçerisi tam köy pastanesi gibiydi ama dondurmanın tadı mükemmeldi. Bugünde aynı adreste devam ediyor. Şimdi onlarca binanın / sitenin olduğu eski Perili Köşk şimdi Futbol Federasyonu binasının olduğu yer bomboş bir tepeydi ve yamaçlarında dut ve gül bahçeleri vardı. Bir tek Gıda-İş Sendikasının kocaman camlı binasını hatırlıyorum ki hala duruyor. Gültepe ve Çeliktepe yeni palazlanmaya başlamış gecekondu mahalleleriydi. Çeliktepenin girişinde yakın zamana kadar duran bir IETT garajı vardı.Oradaki otobüslerin dizilişini görmeyi severdim.

En büyük zevkim ise 4.Levent Tenis Klübüne gidip tenis oynayanları seyretmekti. Klüp o zamanlar elbette neredeyse bir-iki baraka gibi binadan ibaretti ama bir sürü kort vardı. Yıllar sonra annemin 4.Levent Klübünün hocası olan Stephan Hoca ile tesadüfi tanışması benim orada tenise başlamama vesile oldu.Çok konuşan ama disiplinli bir insandı Stephan Hoca.Toprağı bol olsun..
4.Levent'ten taşındıktan sonra klübe yıllarca tenis oynamaya gittim.Çok ama çok keyifli zamanlar geçirdim.Tenis okulu sabahtan öğlene kadar olur, klüpte yemezsem öğlen yemeğine Babaannemlere gider- ki o iki yaşlı insanın beni kapıda görünce yüzlerindeki mutluluğu hiç bir zaman anlatamam-, öğlenden sonra akşama kadar arkadaşlarla klüpte kalır,bazen tenis oynar bazen hep beraber oturup saatler geçirirdik...Ne kadar güzel günlermiş.

Anlatacak belki bir sürü başka anı var ama hayatımın ilk 5-6 yılını bir fiil yaşayarak geçirdiğim daha sonrada hiç kopmadığım 4.Levent'ten aklımda kalanlar bunlar...